Merhaba, hoş geldiniz ! AnneForm'un eşsiz özelliklerini daha iyi kullanabilmek için üye olabilirsiniz.
Bir Plasenta Akreata Hikayesi
Beğen

Soğuk, karanlık bir gece...  Bir şey beni uyandırıyor.  27 haftalık hamileyim.  İkinci hamileliğim.  Beni uyandıran acı değil; garip bir rahatsızlık.  Önce çişimi kaçırdığımı zannediyorum, sonra karanlık beni bir kez daha yanıltıyor, suyumun geldiğini düşünüyorum. 

Eşim ışığı açtığı zamansa gördüğüme inanmak zor.  Belimden aşağısı, bütün yatak kan içerisinde.

Ambulanstayım. Bilincim yerinde ama vücudum istemsizce titriyor. "Bebeğim yaşıyor mu?", "Ben ölüyor muyum?", yoksa "Bir buçuk yaşındaki dünyalar güzeli kızıma bana birşey olursa kim bakar?" sorusu mu daha önemli bilemiyorum. Bir düşünceyi başından sonuna kadar götüremiyorum zaten, yanımdaki doktorların konuşması düşünce dünyama parazit yapıyor:

- Tansiyon düşük, nabız düşük, çok kanaması var...
Gece 3:30...  Hastanede bir koşuşturma...  Bende yarattığı duygu ise düşünce kirliliği:
- Bebeğin kalp atışlarını duyamıyoruz.
- Hemoglobin 9’a düşmüş, 3.5 litre kan kaybettiğini düşünüyoruz (zaten toplam vücudumda 5 litre kan var...)       
- Bebeğin kalp atışlarını duyuyoruz.
- Hemoglobin daha da düşerse şoka girer, kan hazırlayalım.
- Gebeyken kan vermek kolay bir şey değil...

Yani sonuçta şimdi ne olacak? Midem bulanıyor korkudan. Her zaman duygularımın önüne geçen aklıma artık söz geçirmem mümkün değil. 

Doktor özetliyor:
- Kanama devam edebilir, o zaman sizi doğuma alırız.  Bebek yaşayabilir ya da yaşayamayabilir.  Her durumda ciğerlerini güçlendirmek için streoid yapacağız.
- Kanama durur, o zaman her geçen gün lehimize işler.

48 saat sonra kanama duruyor.  Derin bir nefes alıyoruz ama bilgi kirliliği devam ediyor.  Kendi doktorum dışında gelen bütün doktorlar bir şeyler söylüyor.  Şimdi filmi geriye sarıp baktığımda bunun ne kadar düşüncesiz, etik olmayan, saygısızca bir şey olduğunu görüyorum.  Sonradan daha iyi anlıyorum ki; doktorum bana bazı şeyleri söylemediği için ben bu hamileliği bir sonraki aşamaya taşıyabilmişim. 

Gelen doktorların söylediği şu:  Sende plasenta previa var...

Hmmmmm... Hemen internete girip bakıyoruz.  Ansiklopedik bilgi şunu söylüyor:

“Plasenta previa ya da önde gelen plasenta, bebeğin eşi denen ve rahim içindeyken beslendiği ve tüm kan alış verişlerinin yapıldığı organın - plasentanın önde yani doğum kanalında olması ve burayı tıkamasıdır. Tam plasenta previa, doğumun sezaryen ile gerçekleştirilmesini gerektiren çok acil bir durumdur.”

“Bende plasenta previa varmış” diyorum sesim titreyerek, doktorumu ilk gördüğüm anda.  “Hayır sizde tam plasenta previa yok ve bana güvenmek zorundasınız” diyor doktorum.  48 saattir ilk kez yine aklımı duygularımın önüne geçirebiliyorum.  “Ne fark eder ne olduğu, benim doktorum bir kriz yönetimi yapıyor burada. Kendisi riskli gebelik uzmanı. İyi bir doktor. Ona güvenmekten başka çarem yok!”

Hastaneden çıkma şartlarımsa oldukça ağır:

Karda kışta evden hastaneye gitmek zor olduğu için hastanenin yakınlarında bir yerde kalınacak,

Yataktan sadece tuvalet için kalkılınacak,

Haftada iki kere proluton iğne yapılacak,

Nidilat kalp ilacı içilecek,

Stresli olunmayacak,

Üzülünmeyecek, vs. vs…

Tam iki ay hiç kıpırdamadan yatıyorum. Herkes beni çok güçlü buluyor bu süreçte. Güçlü olmamak lüksüm olsun istiyorum ama yok.  Anneme bakıyorum. O da benim kadar güçlü. Her gün beni görmeye geliyor hastanenin yakınlarında kaldığımız otele. Kızım zannedersem "Bütün anneler yatar" diye düşünüyor. Ne zaman tuvalete kalksam, elimden tutup beni tuvalete götürüyor ve sonra benim yatağıma girerek beni taklit ediyor. Tuvalete girip ağlıyorum zaman zaman… Zaman zaman annem için, zaman zaman kızım için, zaman zaman daha doğmamış bebeğim için... Ama dışarı çıkınca akıl öne geçiyor ve "Bu süreci herkese en az zarar vererek atlatmak zorundayım" diyorum.  Kimse beni şikayet ederken duysun, ağlarken görsün, mızmızlanırken sesimi duysun istemiyorum.

Babam bile internette gebelik sayfalarından benim için gün sayıyor:  29. hafta da bitti, 30, 31, 32, 33, 34…

Yine bir gece, haftasonu, Ankara’da son yılların en büyük kar fırtınası yaşanıyor. Tuvalete kalkıyorum. Eşim son iki aydır her kalktığımda sorduğu gibi yine soruyor:

- Nereye gidiyorsun?
Artık bir oyuna dönüşen bu soruya gülerek cevap veriyorum… “Tuvalete!” Asi ruhumu bildiğinden her an kaçabileceğimi düşünüyor desem bile olacak iş değil.

Tam tuvaletin kapısını açarken yine hissediyorum o garip duyguyu. Kanama başlıyor. 

Ambulansı arıyoruz. Doktorumu da arıyoruz, eşim konuşuyor ama suratındaki ifadeden biliyorum ki benim duymamı istemiyor konuşulanları. Eli mahkum sonunda söyleyecek elbet ne olduğunu. Ve haber geliyor: Doktorum İngiltere’de… Salı günü dönüyormuş. 

-Neeeeeeeeeee, dört gün sonra yani!!!

Hastaneye gidiyoruz. O güne kadar bir kere bile görmediğim bir doktor geliyor.

“Hemen bir ultrason yapalım” diyor. Yapıyorlar. Bebeğin kalp atışları normal.

“Bir de vajinal ultrason yapalım” diyor bu sefer de ilk kez karşılaştığım doktor. “Benim doktorum hiç vajinal ultrason yapmadı, yapmasanız olmaz mı?” diyorum. Cevap, beni rahatlatacağına daha da rahatsız ediyor:  “Olur!”

Biraz sonra “peki o zaman amniosentez yapalım” diyor doktor. Yani annenin karından girilen bir iğneyle rahime ve buradan da bebeğin içinde yüzdüğü amnios sıvısına ulaşılması ve buradan sıvı alınması işlemi. 34 haftalık hamileyim. Aminosentezin kolay bir şey olmadığını ve gebeliğin bu kadar ilerlemiş durumlarında yapılmadığını biliyorum. 

“Olmaz” diyorum hiç düşünmeden. “Peki” diyor buna da bu doktor. Bu peki’ler iyiden iyiye stres sebebi oluyor. Sonra bombayı patlatıyor bu beni ilk kez gören doktor:  Sizde plasenta akreata var!

Hmmmmmmmm hemen internet sağolsun:

“Plasentanın rahim kas tabakasına ve hatta kas tabakasını da geçip rahim dış zarına kadar gömülmesidir. Bu durumda, doğum sırasında plasenta yerinden çıkarılamayabilir ve buna bağlı sorunlar yaşanabilir. Bu gibi durumlarda rahmin alınması gerekebilir…”

Bu uzun yazı bir de dipnotla bitiyor:  "Anne ölümlerinin en sık görüldüğü durumdur."

“Yedi cihan bir araya gelse, kendi doktorum gelene kadar doğurmayacağım. Oğlum bu kadar dayandı biraz daha dayanır” diyorum içimden. Ve beynim vücuduma bir kez daha hükmetmeyi başarıyor. Kanama duruyor.

Salı günü doktorum geliyor. “Artık ne yazık ki, ne olduğunu tam olarak bildiğiniz için doğumu hemen yapmalıyız. Stres doğumu tetikler” diyor. “14 Şubat sevgililer günü telaşı geçsin, 15 Şubat’ta girelim ameliyata.”

Geçen günlerdeki duyguları anlatmak yersiz. Sadece hastaneye gitmek üzere kızımın yanından ayrılırken nefesim kesiliyor gibi oluyor. Geriye dönmemek de var. Onu alıyorum kucağıma, sarılıyorum.

Tek söylebildiğim: “Seni çok seviyorum, bunu hatırlayabilir misin?” Öylece bakıyor suratıma.  Kendisinden çok büyük bir şey istendiğinin farkındaymışcasına.  Hatırlayamasa da duygusu kalır diyorum içimden.  Beyin denilen bu muhteşem şey, bunu ona muhakkak hatırlatır. Korku dolu gözleri kalıyor aklımda beni tekerlekli sandalyeye oturttuklarında.

14 Şubat… Kocamla hastanedeyiz. Elimi tutuyor, bitiyor artık diyor. Çantasından bir hediye çıkartıp veriyor bana. Hayatımda bir hediyeye karşı hiç bu denli çaresiz hissetmemişim… Yarın yaşayacağım varsayılarak alınmış birşey. Ya olmazsam? 

15 Şubat sabahı… 6:30’ta kalkıyorum. Kimse gelmeden hazırlanıyorum. Saçlarımı tarıyorum, makyaj bile yapıyorum. Nazım’ın dizeleri kulağımda:

“Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir sey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani o derecede, öylesine ki,
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yani ağır bastığından.”

Ve geliyorlar beni almaya. Annemin gözünün içine bakıyorum. Bir korku görsem sarılıp ağlayacağım ona. Oysa bir damla bile korku yokmuş gibi elimi tutmuş, yürüyor benimle. 

Giriyoruz ameliyathaneye, bütün bir hayatı beraber yürümeye sözleştiğimiz eşimle… 

10 ünite kan, duran bir nabız, bir dopamin iğne, iki buçuk saat süren bir ameliyatla beni yaşama döndürürlerken, oğlum benden önce başlamış bile hayata. 1 kilo 800 gram ve fakat çok yakışıklı, çok inatçı, çok yılmaz!..

Benim plesenta akreata hikayem iyi bitmekle beraber sonrası da hiç kolay olmadı; ameliyatta takılan sonda piyelonefrit yaptı, yaklaşık yedi buçuk ay kanamam devam etti ve bu süredeki sıkıntılardan dolayı oğluma sekiz ay sadece pompa ile süt çekip verebildim.

Eğer plasenta akreataysanız bilmeniz gereken bir iki şey var. Bunlar hayati önem taşıyor:
- Aklınızın vücudunuza hükmetmesini sağlamaya çalışın
- Doktorunuz muhakkak riskli gebelik uzmanı olsun
- Plasenta akreata ameliyatı bir takım işi, doktorunuz bu yönde bir adım atmıyorsa başka seçenekler düşünün
- Eğer bir kere plasenta akreata yaşadıysanız bir daha yaşama şansınız çok yüksek, bunu sakın unutmayın!

Yazmak kolay, yaşamak zor biliyorum. Ama her şeye rağmen, plasenta akreatanız varsa yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksınız bir sincap gibi mesela!  Hepinize iyi şanslar!

Elif Özmenek Çarmıklı

Yorumlar